Kitaplık Kedisi Reading Challenge 2015 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplık Kedisi Reading Challenge 2015 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2015 Pazartesi

Sarah Jio Kitapları ve Kadınları

     Çevremde ben her zaman en çok kitap okuyan, kitapları ve yazarları en iyi tanıyan, insanlara kitap tavsiyesi veren biri olmuştum. Ta ki bu yıla kadar. Çevremdeki herkes Sarah Jio diye bir yazardan bahsederken ve onun kitaplarını arka arkaya okurken ben olaya Fransız kaldım. Yazarın hiçbir kitabını okumadığım gibi adını bile duymamıştım. Tabii bu durumu gururuma yediremediğimden (J) hemen yazarın 2 kitabını alıp okudum.


     Sarah Jio’nun okuduğum ilk kitabı Böğürtlen Kışı’ydı. Kitabın özeti(Arka kapaktan alıntıdır) : "Vera Ray 1933 yılının o karlı mayıs akşamında üç yaşındaki oğlu Daniel'ı son kez öptüğünü bilmiyordur. Her ne kadar oğlunu yalnız bırakma düşüncesinden nefret etse de hayatlarını devam ettirmek için çalışmak zorundadır. Tek avuntusu, gün ağardığında küçücük oğluna sarılacak olmasıdır. Ancak Vera geri döndüğünde karşılaştığı manzara, Daniel'ın boş yatağıdır. Bir de karlar içine gömülmüş olan oyuncak ayısı.

Seksen sene sonra Seattle yine mayıs ayında karlar altındadır. Köklü bir gazetede muhabir olan Claire Aldridge, bu doğaüstü olayı haber yapacaktır. Araştırmalarına devam eden Claire, küçük çocuğun bu zamana kadar sonuçlanmamış kaçırılma davasıyla karşılaşır. Evlat kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilen Claire, bu olayı çözmeye karar verir. Ancak çözdüğü her düğümün, onu Vera'yla olan bağlantısına yaklaştırdığından habersizdir…"


     Yazarın ikinci olarak Mart Menekşeleri kitabını okudum. Kitabın özeti (Arka kapaktan alıntıdır): "Gerçek aşkı yaşadığına inanan ünlü yazar Emily Wilson, kocasının başka bir kadını ona tercih ettiğini öğrenince, hayal kırıklığına uğrar. Tüm bu olanlara rağmen yine de tek bir damla gözyaşı dökmez. 

Büyük yengesi Bee, Mart ayını Bainbridge Adası'nda geçirmesi için onu davet eder. Emily ruhunda açılan yaraların iyileşmesi umuduyla, bu teklifi kabul eder. 

Adanın mistik havasıyla huzuru yakalamaya çalışan Emily, 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikâyesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürecektir..." 

     Açıkçası ben Sarah Jio’yu da kitaplarını da çok sevmedim. Belki de herkes bayıla bayıla okuduğundan ve çok övdüğünden beklentilerim yükseldi ama yazar bende “Bütün kitaplarını okumalıyım.” duygusu uyandırmadı. Bir de yazarın iki kitabı da birbirine çok benziyordu. Evliliğinde sorun yaşayan iki kadın bir şekilde geçmişte yaşanmış bir hikayeyi bulurlar. Geçmiş ve günümüz paralel şekilde ilerlerken bir yerde olaylar kesişir. İki kitap da bu temel üzerine kurulmuş.

     Yazarın en önemli ve sanırım okuyucular tarafından en çok sevilen özelliği kitaplarının sonunda okuyucuyu şaşırtması. Ben Böğürtlen Kışı’nda kitabın sonunu 150. Sayfadayken anladım. Mart Menekşeleri’nde de ne olacağını az çok anladım ama kim kimdir kısmını tutturamadım. Yani bu açıdan da beni etkilemedi.

     Bir daha Sarah Jio okuyacağımı düşünmüyorum. Eğer bu iki kitap dışında çok iyi diyebileceğiniz bir kitabı varsa lütfen yazın. Ön yargılı davranarak güzel bir kitap okuma fırsatını kaçırmak istemem.

     Bundan sonrası Böğürtlen Kışı ve Mart Menekşeleri kitapları için ağır spoiler içerir. Kitapları okumayanlar buradan sonrasını okumasınlar.

     Sizi bilmem ama ben kitabın ana karakterini sevmiyorsam kitabı da sevemiyorum. Yazarın kitapları hakkında bu kadar olumsuz konuşmamın nedeni de iki kitaptaki baş karakterlerden nefret etmem. Anlatayım.

     Böğürtlen Kışı’ndaki Vera fakirlikten ölüyor. Zengin, yakışıklı, iyi kalpli ve onu seven bir erkek buluyor. Sırf o adamın kız kardeşi “Siz farklı dünyaların insanlarısınız. Bir arada olmanız imkansız.” dedi diye adamı terk ediyor. Üstelik onun bebeğine hamile ve adama bunu söylemiyor bile. Aradan 4-5 sene geçiyor. Çocuğu da kendi gibi sefil ediyor. Sonra çocuğu kaybolunca aradan geçen uzun yıllara rağmen hem yardım istemek hem de belki tekrar beraber oluruz umuduyla adama gidiyor. Adam artık evli olduğunu söyleyince bu da gidip intihar ediyor. Halbuki aklını kullansa en başta adamla evlenip mutlu bir hayat sürebilirdi.

     Mart Menekşeleri’ndeki Esther daha salak. Elliot gibi mükemmel bir adamla nişanlıyken bir yanlış anlama sonucu onu terk ediyor. Adamı dinlemiyor bile. Sonra gidiyor başka bir adamla evleniyor. Evlendiği adam da dünya iyisi (Zaten böylelerinin şansına hep iyiler denk gelir). Sonra bu, kocasını Elliot ile aldatıp bir de Elliot’tan hamile kalıyor. Kocası ihanetini öğrenip onu evden atınca Elliot’un yanına gittiğinde onu arkadaşı Frances’le görünce “Vay siz bunu bana nasıl yaparsınız?” triplerine giriyor. Buraya kadar hadi neyse. Bir de kendine öldü süsü vererek insanlara vicdan azabı çektiriyor. Elliot’tan kızını, kızından babasını esirgiyor ve dünyayı gezerek hayatını yaşıyor. Peki bunları yaparken ona kim yardım ediyor? Ona deli gibi aşık olan bir başka erkek L

     Bu Esther’den kitap boyunca “Çok iyiydi. Mükemmeldi. Onu her gün özlüyorum.” diye bahsedilince ben kafayı yedim. Kadın bencilin tekiymiş. Kendinde her şeyi yapacak ve insanların hayatını mahvedecek davranışları gerçekleştirme hakkını görmüş. Bir de mağdur ayağına yatıyor. Neyse, daha fazla yazmayayım sinirlerim bozuluyor L


     İki kitapta da aptal kadınların bize gururlu diye tutturulmasına sinir oldum. Yazarın diğer kitaplarındaki kadın karakterler de böyleyse ben hiç boş yere diğer kitaplarını okumayayım. Güçlü kadın karakterler okumak istiyorum. 

23 Mayıs 2015 Cumartesi

SON ZAMANLARDA OKUDUĞUM KİTAPLAR - 1


AYŞE KULİN – KÖPRÜ
     Ayşe Kulin’in Köprü kitabını uzun zamandır okumak istiyordum. A-101’de cep boyu 6 liraya satılınca hemen aldım ve okudum.

     Ayşe Kulin kolay ve hızlı okunan bir yazar. Kitaplarını, eğer işiniz yoksa, 1-2 gün içinde bitirebilirsiniz. Ben Köprü’yü sadece okulda okuma saatlerinde ve boş derslerimde okuduğum için bitirmem bir haftayı buldu.

     Köprü, şaibeli bir trafik kazasında hayatını kaybeden Erzincan eski valisi Recep Yazıcıoğlu’nun Erzincan’a köprü yaptırmasını anlatıyor. Ben köprü yaptırmasını anlatıyor diye kolayca yazdım ama köprünün yapılması o kadar kolay olmuyor. Yıllar sürüyor ve çok emek gerektiriyor. Hele köprünün son yapım aşamasında çıkan aksaklıkları okurken acayip heyecanlandım. Köprünün yapıldığını bilmeme rağmen “Acaba olacak mı? Bir sorun çıkmasa bari.” diye heyecanla okudum. Neyse ki kitap mutlu sonla bitti.

     Hatırlarsanız Köprü kitabı TV dizisi olarak çekilmiş ve Star TV’de yayınlanmıştı. Vali karakterini Erdal Beşikçioğlu oynamıştı. Ben önce dizisini izleyip sonra kitabını okuduğum için kitapta vali konuşurken veya vali anlatılırken gözümün önüne hep Erdal Beşikçioğlu geldi.

     Kitapla ilgili tek olumsuz yorumum yazarın kitabın sonlarına doğru Kürt isyanlarının tarihçesini vermesi olur. Taa 1924, 1925 ve 1938 yıllarındaki isyanları anlatması kitaba bir şey katmıyor, tam tersine kitabın bütünlüğüne zarar veriyor.

     Bir de keşke Ayşe Kulin kitaplarındaki karakterlerini ölmüş ünlü kişilerle konuşturma huyundan vazgeçse. Handan kitabındaki Handan, Halide Edip Adıvar’la konuşuyordu, Köprü kitabında vali ise İsmet İnönü’nün heykeliyle konuşuyor! Bu bölümler kitabın etkisini azaltıyor.

ALTINI ÇİZDİKLERİM:
1. Alıştığın bulaşacağından iyidir.


CAHİT ZARİFOĞLU – YEDİ GÜZEL ADAM
     Türkçe öğretmeni olmama ve kitap okumayı çok sevip çok kitap okumama rağmen şiir türünü bir türlü sevemedim. Zaten hayatımda okuduğum şiir kitabı sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Cahit Zarifoğlu adını da ilk kez Yedi Güzel Adam dizisinde duymuştum. Baktım kitap haftalardır çok satanlar listesinde ben de merak edip aldım. Sonuç: Şiir benim tarzım değil :-) Kitaptaki şiirlerden hiç zevk almadım ve okurken çok sıkıldım. Neyse ki kitap çok kalın değildi (133 sayfa) de çabuk bitti. Kitaptan aklımda kalan ve hoşuma giden tek cümle şu oldu: “Halk aşksızsa sokaklar, banka dükkanlarıyla doludur.

     Şaire ve kitabına haksızlık etmek istemem. Dediğim gibi ben şiir sevmiyorum. Şiir seven arkadaşlar zevkle okurlar belki.

     Bir şiir kitabından sonra hâlâ benim için en iyi şair Orhan Veli Kanık :-)


ELİF MELİSSA – EYLÜL
     Facebook çekilişlerinden birinde kazanmıştım Eylül kitabını. Yazar henüz 20 yaşında ve bu, onun ilk kitabı. Yazar bu romanı daha önce Wattpad’de yayımlamış. Çok okununca kitap olarak basılmış. 2015 yılında basılan kitap 2. Baskısını yapmış bile.

     Kitap Eylül isminde genç bir kızın hayatını anlatıyor. Kitabın başlarında Eylül’ün sevgilisi ve arkadaşlarıyla olan ilişkisi anlatılınca bir gençlik romanı okuyacağımı düşündüm ama sonradan o kadar çok olay oldu ki kitap neredeyse aksiyon kitabı haline geldi. Tabii bu durumda siz de “Yok artık, daha neler!” tepkisi veriyorsunuz çünkü bu kadar da olmaz diyeceğiniz şeyler gerçekleşiyor ve bunlar tamamen inandırıcılıktan uzak ele alınıyor.

     Sizi bilmem ama ben bir kitabın ana karakterini sevmeyince kitabı da çok sevemiyorum. Eylül kitabında da böyle oldu. Kitabın başkarakterleri eylül ve Uğurcan o kadar itici ve benciller ki başlarına gelenlere üzülmedim, hatta daha kötüsünü yaşamalarını istedim :-) Keşke yazar daha sevimli bir çift yazsaydı.

     Kitabın kapağını çok beğendim. Kapak tasarımını İlknur Muştu yapmış.

     Kitabın sayfa sayısı da gereksiz yere fazlaydı. Evet, kitapta çok olay oluyor dedim ama boş yere uzatılan bölümler de vardı. Bu kitap 100 sayfa daha az olsaymış daha başarılı olabilirmiş.

     Yazarın yaşı küçük olduğu ve bu, onun ilk kitabı olduğu için çok da eleştirmek istemiyorum. Son olarak şunu söyleyeyim: Bu kitabı çekilişten kazandığım için mutluyum. Eğer, kitabın arkasında yazdığı kadarıyla, 22 lira verip de bu kitabı alsaydım çok üzülürdüm.



OSMAN YAMAÇ – KÜÇÜK DÜNYANIN BÜYÜK İNSANLARI
     Bu kitabı da facebook çekilişinden kazanmıştım. Küçük Dünyanın Büyük İnsanları yazarın ilk kitabı. Yazar Orta Anadolu’nun küçük bir kasabasında çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı olayları yazmış. Kitap bittikten sonra ilk düşüncem “Bu insanlar birbirlerine ne biçim şakalar yapıyor?” oldu. Eşek şakasından da ileride, insanı katil ya da maktul yapabilecek şakalar ama işte o zamanlar internet, kitap, gazete hatta televizyon bile yokmuş. Böyle olunca millet birbirine sarmış.

     Kolay okunan insanı sıkmayan bir kitap. Yine de size “Bu kitabı alın, okuyun.” Diyeceğim kadar iyi değil.


İREM NAZLINUR ÇETİN – YALNIZLIĞIN MAVİSİ
     Bu kitap da yine facebook çekilişinden kazandığım bir kitap. 92 doğumlu yazarımız bu ilk kitabında 16 yaşından beri yazdığı denemeleri toplamış. Daha 1 yaşındayken babasını kaybettiği için kitapta ölüm temalı yazılar ağırlıkta. Bir de kitapta “Fahişe” kelimesi çok kullanılıyor. 95 sayfalık kitapta, benim fark edebildiğim kadarıyla, daha çok da olabilir, 4 kez fahişe ifadesi geçiyor.

*Bedenini satan fahişeler gibi ruhunu başkasına satanlardan kaçıyorum. (13. Sayfa)
*Gerçek şu ki: Evsiz insanlar, dünyayı ahlaksız bir yere dönüştüren ve para karşılığı bedenlerini kirleten fahişeler değil. (41. Sayfa)
*Hepsi birer potansiyel fahişe. (64. Sayfa)
*Yanlış bir hayatın izini sürdüğünün farkında olmayıp doğruları kendine düşman gören, hayatın fahişeliğini yapan insanlardan olmamı bekleme benden. (72. Sayfa)

     Sanki yazarın bu kelimeyle bir derdi, geçmişi var gibi ama yine de keşke bu kadar sık kullanmasaydı. Okurken insanı rahatsız ediyor.

     Amatörce yazılmış ve amatörce basılmış (kitapta birçok yazım hatası var) bu kitabın kapağına tek kelimeyle bayıldım. Kapak tasarımını Serdar Gülpınar yapmış. Kapakta o kadar güzel, o kadar canlı bir mavi kullanılmış ki kitabın isminin hakkı verilmiş.

ALTINI ÇİZDİKLERİM:
1.     “Yazıyorum çünkü harflerle nefes alıyorum. Yazıyorum çünkü hayatla kurduğum bağ yazıdan geçiyor. Ve yazıyorum çünkü hayal ve hikayeler alemini şu yaşadığımız hayattan daha hakiki, daha sahici, daha renkli buluyorum.” (Elif Şafak)
2.   “Mutluluğu bulduysan sorgulama.” (Charles Bukowski)
3.  “Kendini kendi alevinle yakmaya hazır ol, yenilenmek için önce kül olmalısın.” (Nietzsche)

9 Nisan 2015 Perşembe

Dorian Gray'in Portresi (Oscar Wilde)

sule uzundere blog kitap yorumları

     Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'in Portresi kitabını seneler önce bir arkadaşımdan ödünç alarak okumuştum. O zamanlar kitabın benim olmaması çok canımı sıkmıştı çünkü kitapta çok güzel cümleler yazılıydı. Eğer o kitap benim olsaydı onlarca cümlenin altını çizerdim. Sonradan kitabı almaya, bir daha okumaya ve beğendiğim cümlelerin altını istediğim gibi çizmeye karar vermiştim ama kısmet olmadı.

     Daha sonra kitabın "Dorian Gray" adında çekilen filmini de izledim. (Filmin imdb sayfası için tıklayınız.) Kitabı kadar etkileyici olmasa da filmi de güzeldi. 

     Bu sefer de kitabın NTV Yayınları tarafından basılan çizgi-romanını okudum. Pinuccia'nın Bahar Okuma Şenliği kapsamında bir çizgi-roman okumam gerekiyordu. Aklıma direkt bu kitap geldi. (Bu şenlik kapsamında okuyacağım diğer kitaplar için tıklayınız.) Bir arkadaşımda vardı. Ondan ödünç alarak okudum. 

     Daha önce hiç çizgi-roman okumamıştım. Bu ilk çizgi-roman deneyimimdi ama romanı sevdiğimden mi bilmem çizgi-romanını da çok sevdim. 

     Geçen gün okulda deneme yaptık. Çocuklar soruları çözerken ben de kitabı okumaya başladım ve onlar denemelerini bitirmeden önce ben kitabı bitirdim. 128 sayfalık bu kitabın yarısından fazlası çizim olduğu için bir saat dolmadan kitabı bitirebilirsiniz.

     Dorian Gray filmiyle bu çizgi-romanın sonu arasında bazı farklar vardı. Ben romanı okuyalı uzun zaman olduğu için kitabın nasıl bittiğini hatırlamıyorum. Eğer aranızda kitabın nasıl bittiğini bilen varsa lütfen bana yazsın.

     Kitapta en çok sevdiğim karakter Lord Henry Wotton oldu. Zaten altını çizmek istediğim neredeyse bütün cümleler de onun ağzından çıkıyor. Aslında Lord Henry kendinden başkasını düşünmeyen, hayattan zevk almak için her şeyi yapabilecek, toplum ve ahlak kurallarını hiçe sayan biri ama o kadar zeki ve o kadar güzel konuşuyor ki insan bir yandan onu ayıplarken bir yandan ona hayranlık duyuyor.

     Romanını, çizgi-romanını okuduktan ve filmini izledikten sonra kesin kararımı verdim: Dorian Gray'in Portresi benim en sevdiğim kitaplardan biri. Eğer hâlâ okumadıysanız mutlaka en kısa zamanda okuyun. Çok beğeneceksiniz, garanti ediyorum.

     Bunlar da altını çizdiğim cümleler. Biliyorum birçoğu kadınları aşağılıyor ama cümleler kulağa çok hoş, çok şairane geliyor ne yapayım. Hem ne demişler:" Ne söylendiği önemli değil, önemli olan nasıl söylendiğidir." :-)

ALTINI ÇİZDİKLERİM:

1. Dünyada senden bahsedilmesinden kötü tek bir şey vardır; o da bahsedilmemesi!

2. Kışın bakacak çiçeklerimizin bulunmadığı, yazın zekamızı canlandıracak bir şeyler aradığımızda yanıbaşımızda olması gereken beyinsiz bir güzel varlık o. 

3. Bu dünyanın tadını çirkinler ve aptallar çıkarır. Arkalarına yaslanıp oturur, ağızları beş karış açık, oyunu izlerler, hepimizin yaşaması gerektiği gibi yaşarlar:rahatsız edilmeden, kaygısız ve endişesiz.

4. İnanılmaz olduğu sürece her şeye inanırım ben.

5. Baştan çıkarılmaktan kurtulmanın en iyi yolu teslim olmaktır.

6. Yalnızca sığ insanlar görünüşe göre hüküm vermez.

7. Muhteşem bir gençliğe sahipsin ve gençlik sahip olmaya değer tek şeydir.

8. Ah "Daima"! Ne muhteşem bir söz. Kadınlar bayılırlar bu sözü kullanmaya. Her türlü romantizmi sonsuza dek sürdürmeye çalışarak mahvederler.

9. Bir heves ile ömür boyu süren tutkunun arasındaki tek fark, hevesin daha uzun sürmesidir.

10. Erkekler yoruldukları için, kadınlarsa meraktan evlenir. Sonunda her ikisi de hayal kırıklığına uğrar.

11. İnsanlar en çok kendilerine gereken şeyleri başkalarına vermeye pek heveslidir. 

12. İyi sanatçılar yalnızca eserleriyle var olur. Dolayısıyla kendileri ilginçlikten mahrumdur.

13. Onu görmek demek ona tapmak demek. Onu tanımaksa ona inanmak. 

14 Ah, korkarım ki kadınlar zulmü her şeyden çok takdir eder. İçgüdüleri inanılmaz derecede ilkeldir. Biz onları özgürleştirdik ama onlar efendilerini arayan köleler olmayı sürdürüyor. Hükmedilmeye bayılıyorlar.

15. Kendisinin efendisi olan biri, zevkleri icat edebildiği kolaylıkla kederini sonlandırabilir. 

16. Duygularımın insafına kalmak istemiyorum. Onları kullanacak, onlardan keyif alacak ve onlara hükmedeceğim.

17. Erkek sevmediği sürece her kadınla mutlu olabilir.

18. Kadınlar bizi kusurlarımızdan dolayı severler. Yeterince kusurumuz varsa her şeyimizi, zekamızı bile affederler!

19. Tüm suçlar bayağıdır, tıpkı tüm bayağılığın suç olması gibi. Suç yalnızca alt sınıflara mahsustur. Onları bu yüzden hiç mi hiç suçlamam. Sanırım sanat bizim için neyse, suç da onlar için o anlama geliyor; sıradışı duygular üretmenin bir yolu.

20. Gençliğimi geri alabilmek için ne gerekiyorsa yapardım; yalnız spor yapmak, erken kalkmak ve saygın olmak hariç. 



1 Nisan 2015 Çarşamba

KARIŞIK KASET (UYGAR ŞİRİN)

   
     Uygar Şirin'i Sinema dergisindeki yazılarından tanıyorum. Dergide en sevdiğim yazarlardan biriydi. Keşke Sinema dergisi kapanmasaydı da yine onu okumaya devam edebilseydim.

     Yazarın kitap da yazdığını 2010 yılında çekilen ve Mehmet Günsur'la Selma Ergeç'in başrolünü oynadığı Ses filminin onun kitabından uyarlandığını duyunca öğrendim. Hatta Karışık Pizza filmi de onun kitabından uyarlanmış. Bunun dışında yazarın Anne Tut Elimi ve Büyük Deniz Yükseliyor adlı iki kitabı daha varmış. 

     Kitabın konusuna gelirsek Ulaş ve İrem 1990 yılında tanışan iki çocuk. Ulaş görür görmez İrem'e aşık olur ama İrem bunu fark etmez. Bir sebepten çocukların yolu ayrılır. Sonra 10'ar yıl arayla 2000 ve 2010 yılında da yolları kesişir. Kitap onların bu karşılaşmalarını yani ilişkilerini anlatıyor.

     Ulaş tam bir müzik tutkunu. Bütün şarkıcıları ve şarkıları biliyor. Hayatı müzik üstüne kurulu. Kendine bir konu seçip bu konuda karışık kaset hazırlıyor. Duygularını bu yolla ifade ediyor. Kitabın ismi de buradan geliyor zaten. 

     Şüphesiz müzikle ilgilenen kişiler bu romandan daha çok zevk alır. Benim müzikle pek alakam olmadığı için kitapta geçen şarkı isimlerinin %90'ını ilk defa duydum. Şarkıları merak edip dinlemek de hiç içimden gelmedi. Bir kitapta bir filmi, kitabı ya da şarkıyı çok överlerse merak edip araştırırsın ya, bu kitapta 100'e yakın şarkı ismi geçince hiç bu işe kalkışmadım. 

     Kitabın başkarakteri Ulaş'tan da çok hoşlanmadım ben. 13 yaşındayken bile 30 yaşında bir yetişkin gibi davranan ve konuşan Ulaş'ı ukala buldum. Tamam 90'lı yıllarda sokaklar daha güvenliydi de 13 yaşında bir çocuk tek başına İstanbul'da otobüs ve vapur değiştirerek MFÖ konserine gidebilir miydi? Sanmıyorum.

     Bir de Ulaş'ın İrem'e olan aşkı bana saplantı gibi geldi. Ona bu kadar aşık olacak ne buldun, ne yaşadınız da bu tutkun 20 sene dürdü. Bu aşk bana pek inandırıcı gelmedi.

     En kısa zamanda romanın filmini izlemek istiyorum. Niyeyse içe kapanık, sessiz sakin Ulaş karakterine Sarp Apak'ı pek yakıştıramadım ben. Onda "Yusuf" tipi var. Bu arada Yusuf karakteri kitapta en çok sevdiğim karakter oldu. Güldüğüm bölümler hep ona aitti. 

     Eğer 90'lı yıllara dönmek istiyorsanız, Türkçe pop müziğiyle ilgiliyseniz bu kitabı okuyabilirsiniz. Okumayıp filmini izleseniz de pek bir şey kaybetmezsiniz.   

     Son olarak romanın filmi çıkınca hemen kitabın kapağı da değişmiş ve Özge Özpirinççi ile Sarp Apak kullanılmış kapakta. Onların kapak pozunu da pek sevemedim ben, itici buldum. Keşke daha sevimli bir poz verselerdi. Kitabın eski kapağı da gayet güzelmiş aslında.


     Siz Karışık Kaset kitabını okudunuz mu ya da filmini izlediniz mi? Neler düşünüyorsunuz? Ben en kısa zamanda filmini izleyip yine buraya yazarım. O zamana kadar hoşça kalın. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...