Çevremde
ben her zaman en çok kitap okuyan, kitapları ve yazarları en iyi tanıyan,
insanlara kitap tavsiyesi veren biri olmuştum. Ta ki bu yıla kadar. Çevremdeki
herkes Sarah Jio diye bir yazardan bahsederken ve onun kitaplarını arka arkaya
okurken ben olaya Fransız kaldım. Yazarın hiçbir kitabını okumadığım gibi adını
bile duymamıştım. Tabii bu durumu gururuma yediremediğimden (J) hemen
yazarın 2 kitabını alıp okudum.
Sarah
Jio’nun okuduğum ilk kitabı Böğürtlen Kışı’ydı. Kitabın özeti(Arka kapaktan alıntıdır) : "Vera Ray 1933 yılının o karlı mayıs akşamında üç yaşındaki oğlu Daniel'ı son kez öptüğünü bilmiyordur. Her ne kadar oğlunu yalnız bırakma düşüncesinden nefret etse de hayatlarını devam ettirmek için çalışmak zorundadır. Tek avuntusu, gün ağardığında küçücük oğluna sarılacak olmasıdır. Ancak Vera geri döndüğünde karşılaştığı manzara, Daniel'ın boş yatağıdır. Bir de karlar içine gömülmüş olan oyuncak ayısı.
Seksen sene sonra Seattle yine mayıs ayında karlar altındadır. Köklü bir gazetede muhabir olan Claire Aldridge, bu doğaüstü olayı haber yapacaktır. Araştırmalarına devam eden Claire, küçük çocuğun bu zamana kadar sonuçlanmamış kaçırılma davasıyla karşılaşır. Evlat kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilen Claire, bu olayı çözmeye karar verir. Ancak çözdüğü her düğümün, onu Vera'yla olan bağlantısına yaklaştırdığından habersizdir…"
Yazarın
ikinci olarak Mart Menekşeleri kitabını okudum. Kitabın özeti (Arka kapaktan alıntıdır): "Gerçek aşkı yaşadığına inanan ünlü yazar Emily Wilson, kocasının başka bir kadını ona tercih ettiğini öğrenince, hayal kırıklığına uğrar. Tüm bu olanlara rağmen yine de tek bir damla gözyaşı dökmez.
Büyük yengesi Bee, Mart ayını Bainbridge Adası'nda geçirmesi için onu davet eder. Emily ruhunda açılan yaraların iyileşmesi umuduyla, bu teklifi kabul eder.
Adanın mistik havasıyla huzuru yakalamaya çalışan Emily, 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikâyesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürecektir..."
Açıkçası
ben Sarah Jio’yu da kitaplarını da çok sevmedim. Belki de herkes bayıla bayıla
okuduğundan ve çok övdüğünden beklentilerim yükseldi ama yazar bende “Bütün
kitaplarını okumalıyım.” duygusu uyandırmadı. Bir de yazarın iki kitabı da
birbirine çok benziyordu. Evliliğinde sorun yaşayan iki kadın bir şekilde
geçmişte yaşanmış bir hikayeyi bulurlar. Geçmiş ve günümüz paralel şekilde
ilerlerken bir yerde olaylar kesişir. İki kitap da bu temel üzerine kurulmuş.
Yazarın
en önemli ve sanırım okuyucular tarafından en çok sevilen özelliği kitaplarının
sonunda okuyucuyu şaşırtması. Ben Böğürtlen Kışı’nda kitabın sonunu 150. Sayfadayken
anladım. Mart Menekşeleri’nde de ne olacağını az çok anladım ama kim kimdir
kısmını tutturamadım. Yani bu açıdan da beni etkilemedi.
Bir
daha Sarah Jio okuyacağımı düşünmüyorum. Eğer bu iki kitap dışında çok iyi
diyebileceğiniz bir kitabı varsa lütfen yazın. Ön yargılı davranarak güzel bir
kitap okuma fırsatını kaçırmak istemem.
Bundan
sonrası Böğürtlen Kışı ve Mart Menekşeleri kitapları için ağır spoiler içerir.
Kitapları okumayanlar buradan sonrasını okumasınlar.
Sizi
bilmem ama ben kitabın ana karakterini sevmiyorsam kitabı da sevemiyorum. Yazarın
kitapları hakkında bu kadar olumsuz konuşmamın nedeni de iki kitaptaki baş
karakterlerden nefret etmem. Anlatayım.
Böğürtlen
Kışı’ndaki Vera fakirlikten ölüyor. Zengin, yakışıklı, iyi kalpli ve onu seven
bir erkek buluyor. Sırf o adamın kız kardeşi “Siz farklı dünyaların
insanlarısınız. Bir arada olmanız imkansız.” dedi diye adamı terk ediyor.
Üstelik onun bebeğine hamile ve adama bunu söylemiyor bile. Aradan 4-5 sene
geçiyor. Çocuğu da kendi gibi sefil ediyor. Sonra çocuğu kaybolunca aradan
geçen uzun yıllara rağmen hem yardım istemek hem de belki tekrar beraber oluruz
umuduyla adama gidiyor. Adam artık evli olduğunu söyleyince bu da gidip intihar
ediyor. Halbuki aklını kullansa en başta adamla evlenip mutlu bir hayat
sürebilirdi.
Mart
Menekşeleri’ndeki Esther daha salak. Elliot gibi mükemmel bir adamla
nişanlıyken bir yanlış anlama sonucu onu terk ediyor. Adamı dinlemiyor bile.
Sonra gidiyor başka bir adamla evleniyor. Evlendiği adam da dünya iyisi (Zaten böylelerinin
şansına hep iyiler denk gelir). Sonra bu, kocasını Elliot ile aldatıp bir de
Elliot’tan hamile kalıyor. Kocası ihanetini öğrenip onu evden atınca Elliot’un
yanına gittiğinde onu arkadaşı Frances’le görünce “Vay siz bunu bana nasıl
yaparsınız?” triplerine giriyor. Buraya kadar hadi neyse. Bir de kendine öldü
süsü vererek insanlara vicdan azabı çektiriyor. Elliot’tan kızını, kızından
babasını esirgiyor ve dünyayı gezerek hayatını yaşıyor. Peki bunları yaparken
ona kim yardım ediyor? Ona deli gibi aşık olan bir başka erkek L
Bu
Esther’den kitap boyunca “Çok iyiydi. Mükemmeldi. Onu her gün özlüyorum.” diye bahsedilince
ben kafayı yedim. Kadın bencilin tekiymiş. Kendinde her şeyi yapacak ve
insanların hayatını mahvedecek davranışları gerçekleştirme hakkını görmüş. Bir
de mağdur ayağına yatıyor. Neyse, daha fazla yazmayayım sinirlerim bozuluyor L
İki
kitapta da aptal kadınların bize gururlu diye tutturulmasına sinir oldum.
Yazarın diğer kitaplarındaki kadın karakterler de böyleyse ben hiç boş yere
diğer kitaplarını okumayayım. Güçlü kadın karakterler okumak istiyorum.